Suna KELEŞOĞLU

 

ÜÇ MAYMUN-NURİ BİLGE CEYLAN

Şimdi kamera yağmur mevsimindeydi. Filmlerini mevsimlere bölen, iklimlerle donatan yönetmenin büyüleyici fotoğraf karelerinde yağmur sesiyle açıldı perde.

Müzik yoksunluğunu doğanın sesiyle doyuran bir yönetmen O.

Yalnız ve güzel ülkesine bir ödül adamış suskun ama bir o kadar da anlatan bir sanatçı.

İlk uzun metraj filmi hariç diğerlerini sinema şehri Cannes’da izleme şansı bulmam sadece bir tesadüf.

Üç kez aynı festivalde yarıştı. Tüm filmleri özellikle Fransız sinema eleştirmenlerinden önemli övgüler aldı ve nihayet 14 Ocak’tan itibaren festivaller şehrinde gösterime girdi Üç Maymun filmi.

Festival sırasında hakkında yazılar yazdığımda büyük bir merakla filmi beklediğimden bahsetmiştim.

Mevsimi geldi ve nihayet izledim.

Nuri Bilge Ceylan bu son filmiyle yönetmenliğinin en olgun ve en parlak çalışmasıyla karşımdaydı.

Kasaba’da bir çocuk naifliğiyle küçük dünyasına bir göz attırmıştı. Mayıs Sıkıntısı’nda kasabasına geri dönen bir adamın ruhu dolaşıyordu perdede. Her iki filmde de biraz da Saffet’

in hikayesi vardı. Kasabanın Mayıs Sıkıntılı delikanlısı Saffet. Uzaklaşmalıydı. Bambaşka bir filmde, Yusuf olarak İstanbul’a geldiğinde bir mevsim daha dönmüştü. Kış, bahar, kış döngüsüyle Uzak karla geldi. Hayattan ve geldiğimiz topraklardan uzaklaşışımızın mevsimi kardı.

Bilinmez, belki de kendi iç öyküsünü üç filmle bize sunmuştu. Büyük cesaretti. Fotoğraf karesine can katan naif ve sessiz bir yönetmenin doğuşuydu. Bugüne kadar sinema dünyamızda bu kadar kendinden kendince bir öykü anlatıcısı çıkmamıştı.

İklimlerde yüzünü de kattı mevsimlere ve yazın kavurucu rengini de karıştırdı kamerasından çıkan renklere. Bahar artık bir kadının adıydı. Aşkın ve ilişkilerin iklimlerini dokudu yine kendi iç sesini katarak. Yazla başladı, karla bitirdi.

Hayat gibi anlatacaklarını mevsimlerle dokuyordu, gökyüzünden ve en çok da insan yüzlerinden anlatıyordu öyküsünü. Senaryosu az konuşmak, çok anlatmaktı.

Susmak onun kamerasında konuşmanın anlatamadıklarını anlatıyordu.

Cannes sevdi, Fransa sineması sevdi O’nu.

Kendi yalnız ve güzel ülkesinde sinema koltukları boş kalsa da tüm dünya O’nun yönetmenliğini hep alkışladı.

Yavaş ve ağır adımlarla ilerliyor, tıpkı kozasından çıkan kelebek gibi olgunlaşıyordu.

Üç Maymun filminde, diğer filmlerinde yapmadıklarını yaptı ve önce şaşırttı.

Oyuncuları, konusu, ismi ve renkleriyle...

Şaşırdım. Zira artık kendi iç dünyasından bambaşka bir dünyaya açılmıştı.

Yıllardır arabeskli Türk filmlerinden izlediğimiz, üçüncü sayfa haberlerinden aşina olduğumuz ve hatta zaman zaman içine dahil olduğumuz bir konuyla çıktı karşımıza. Bilindik bir denklemi yeniden yazdı.Üç Maymun. Görme, Duyma, Konuşma.

Gerçekten kaçış var mıydı?

Şimdiye kadar bu kadar çarpıcı bir anlatımla bakmamıştım bu konuya.

Yine yağmur vardı ön rolde. Ardından Eyüp, Hacer ve İsmail geldi. Hepsi Servet’in kurbanı mıydı? Yoksa zaaflar ve yalanların mı? Başkasının günahını çeken bir adam, kocasını aldatan bir kadın, intikam alan bir çocuk, tüm bunlara zemin hazırlayan hem suçlu, hem kurban.

Bir cep telefonundan duyduğumuz Yıldız Tilbe şarkısı en çok anlatandı belki de filmi.

Sende sev ama sevilme
Aşk acısı çek ben gibi
Çok özle ama kavuşma
Kavuşamadığım gibi

Seninde yüreğin yansın
Başka ellerde mum gibi
Çaresizlik ayrılmasın
Kapından köle gibi

Seninde kalbini çalsın
Başkaları mal gibi
Sevdan yüreğinde kalsın
Gizli bir günah gibi

Geri dönme istememki
Ben eski ben değilimki
Hayat öyle bir oyunki
Ne rolü var ne sahnesi

Sende mutlu olma emi
Sende sev sevilme emi 

Filmin her karesinde ülkesini ve ülke insanını çok iyi gözlemlediğini vurgulayan yönetmen, oyuncu seçiminde ve oyucuların kameraya yakışan güzelliklerinde de büyük başarısını perçinliyordu.

Günümüzün toplumsal kültür ve kimlik ögelerinin ince ince dokunduğu filmde;

siyasi parti adayı çapkın iş adamından, kahveci Bayram’a kadar herkes tanığımız ve gördüğümüz birileriydi.

O ev, o kahvaltı masası, duvara asılı resimler, yazın o kasvetli sıcağı,

Durak, tren garı, yolculukta taşınan o çanta,

Kadının ojesi, cep telefonu melodisi, gidilen kahve, duyulan ezan sesi,

Yağan yağmur, göğün kasveti, ailenin büyük acısı,

Kadının gözleri, adamın elleri, çocuğun sıkıntısı hepsi tanıdıktı.

Bizim olanı, bizim gördüğümüz ya da görmediğimizi, duyduğumuz ya da duymadığımızı, konuşup konuşmadığımızı anlatamayacağım kadar zengin bir görsel işçilikle dokumuştu.

Birarada kalma çabamızın Üç Maymun’u oynamaya ittiği dünyada yağmur tüm kirliliklerden arındırır mıydı bizi?

Bir yağmurla başladı bir diğeri ile bitti. Yine bir mevsim, bir doğa güzelliğiyle imzasını attı filmin sonuna kamerasıyla.

Anlatacakları yeni başlamıştı. Artık duymalı, konuşmalı ve görmeliydik.

Yalnız ve güzel olanı sevmek zordu. Orada yaşamak zordu.

Benim içimdekiyse aslında her an oradaymış gibi nefes alıp orada olamamanın zorluğu.

Cannes’da bir sinema salonunda yağmur sesi ile ağladım ben de.

Teşekkürler Nuri Bilge Ceylan.       

SunA.K.

Grasse-23.01.200

Bu yazı 27.01.2009 tarihinde www.kahvemolası.com’da yayınlanmıştır.


Yazarımızın Festivalle ilgili diğer yazıları:

Cannes
Cannes ve Türk Sineması
Cannes Festivali-2003-1
Cannes Festivali-2003-2
Cannes Festivali-2003-3
Cannes Festivali-2005
Cannes Festivali-2006
Cannes Festivali-2007
Cannes Festivali-2008-1
Cannes Festivali-2008-2
Cannes Festivali-2008-3
Cannes Festivali-2008-4